Tasavvuf Öğretisi ya da Sufizm, İslam’ın ezoterik ve mistik yüzüdür. “İslam gizemciliği” de denilebilir. Temelinde Tanrı’nın “Bir” olması fikri yatar. Olan her şey ondan tezahür etmiştir. Tasavvuf’un teoriği birlik anlayışıdır. “Vahdet-i Vücut” öğretisiyle insan amacının, Tanrı ile bir olmak; beşeri varlığını Tanrı’nın varlığında eritmek olduğunu söyler. Pratik veçhesi itibariyle ise Tasavvuf, bir “aşk felsefesi”dir. İnsanın ilahi aşk amacıyla arınmasını, tevekkül etmesini, tefekkürde bulunmasını vs. temin edecek şekilde birtakım kapılardan geçmesini ve kamil insan haline gelmesini talep eder.
Psikolojik olduğu kadar, dini, epistemolojik ve ontolojik boyutları da içinde barındıran Tasavvuf Öğretisi, insanın nefsini, içindeki ilkel insanın dürtülerini kontrol etmeye çalıştığı, kamil insan olma yolunda gerçek olanı anlama çabasının olanaklarını gösterir. Tasavvuf bir disiplindir. Varma hali değil, olma haline ulaşabilme yolculuğudur. Hakikate varmak, Tanrı’da erimek…
Tasavvuf Öğretisi’nin bin yıllık bir geçmişi vardır. İslam içeriğinin mistik bir yorumudur. Tıpkı Budizm’e dayanan Zen Öğretisi’nde ve Hinduizm temelli Yoga veyahut katı görüşlü Hristiyanlığın içinden yükselen Gnostikler gibi kendi geldiği formun ötesine taşar. Temel öğretinin derinleştirilmesini ve mistikleşmesini benimseyenler, katı tutumu olan kilise ve Müslüman kesimce işkencelere ve idama maruz kaldılar. Dini, sadece bir ideoloji olarak gören kişiler tarafından o dinin gerçek özünü yaşayanlar, düşman olarak görüldüler.
Tasavvuf Öğretisi, ezoterik bir öğretidir. İçe kapalıdır ve içinde derinlik barındırır. Bu yüzden genellikle usta-çırak, mürşit-mürit ilişkisiyle aktarılmaktadır. Mürşidin, müride yola girmeye hazır olduğuna dair, el vermesi gerekir.
Tasavvuf konu olarak felsefenin alanına girmektedir. Ancak tasavvuf bir felsefi ekol değildir. Tasavvuf, felsefeden farklı olarak aklı yalnızca maddi dünyada delil olarak kullanır. Ancak metafizik âlemin anlaşılması için aklın yetersiz olduğunu iddia eder.
Tasavvuf Öğretisi’ne göre bilgi edinmenin üç kaynağı vardır. “Akıl, vahiy ve nakil.” Vahiy bilgisi, özel olarak ilhama dayanır. Ve ilham temizlenmiş bir kalbe gelir. Tasavvuf’a göre sözel olarak gelen her bilgi dışsal bilgidir, teoriktir. Ve hakiki bilgi dışsal olarak elde edilemez, kişinin kendinden, deneyiminden, pratiğinden gelir.
Gazali’ye göre insanın içsel bilgisine ulaşması için şüphe gereklidir. Mevlana’ya göre ise, kişiyi tasavvuf yoluna iten şey iç arayıştır. Kişi iç arayışında, nefsini temizleme yolculuğundaki her ilerleyişinde bilinmeyenin bir makam kapısı açılır. Her makamın kendine özel bir pratiği vardır. Bazı makamlarda ibadet etmek, zikir çekmek gibi pratikler yer alırken; bazı makamlarda kişi yalnızca tefekkür etmekle, kendini teslim etmek ile yetinir.
Tasavvuf insanın kendisini keşfetme yoludur. “Ben kimim? Nereden geliyorum? Ve nereye gideceğim?” diye sorar. Tasavvuf Öğretisi’nin önemli iki boyutu vardır. Birincisi, kişinin kendini, özünü, aslını bulma çabasıyken, ikincisi dünyevi ilişkilerinde dengeyi bulmak, sevgi ve güzellikle temas kurmaktır. Tasavvuf ehli olan kişilere, “mutasavvıf veya sufi” de denilmektedir.
Tasavvuf Öğretisi ne kadar anlatılmaya çalışılsa da Upanişadlar’ın Brahman’ı gibi kelimelerle açıklanamaz. Tanrı’yı açıklamaya çalışırsanız, onu zihinsel bir kavrama indirgemiş olursunuz ki, bu kısıtlayış onu kavrayamadığınız anlamına gelir. Tasavvuf düşüncesinde genellikle nokta ve daire metaforları kullanılır. İslam mistisizmi, nokta ve daire ile ilgili şöyle söyler:
Nokta Bir’in sembolüdür. Bir olan prensibi temsil eder. Bu aynı zamanda “Tek Tanrı” inancının asıl anlamını ifade eden gizli bir semboldür. Daha sonraları Bir’in tezahürüyle nokta ile gösterilen merkezden dairesel alana geçilir. Artık tezahür başlamıştır. Bu daha sonra evrenin oluşumunu sağlayacak ilk harekettir.
Ezoterizm’de daire, başı ve sonu bir arada bulundurması ve sürekliliği göstermesi bakımından her şeyden önce mükemmeliyetin sembolüdür.
“Küçük daire, büyük daireden daha büyüktür.”
Dairenin çapı ne kadar küçülürse, merkeze de o oranda yaklaşıldığı içindir. Çünkü merkezden ne kadar uzaklaşılırsa, ayrıntılar da o nispetle artar. Ayrıntıların artması, ayrıntıların arasında kaybolma olanağını da beraberinde getirir.
- Vahdet-i Vücut: Tek olan varlık, varlığın birliği, varlıkta birlik anlamlarına gelir. Tanrı-Alem ilişkilerini açıklayan bu düşünce sistemi İbni Arabi tarafından ortaya konulmuştur. Olan tek şey tanrıdır, diğer her şey tanrının bir tezahürüdür.
- Mürit / Sufi: Mürit, tasavvuf yoluna girmeye niyet etmiş ve yolun başında olan kişidir. Sufi ise, hayatla olan mücadelesini vermiş, nefsine hakim ve kamil insan mertebesine ermiş kişidir.
- Mürşit: Müritlere doğru yolda kılavuzluk eden kişi demektir.
- Seyr-i Süluk: Tasavvuf’ta bir disiplin anlayışı ve irade terbiyesidir. Nefsi terbiye, sabır ve tevekkül gibi kavramları öğrenip, hayatına entegre eden zorlu ve uzun bir süreç gerektirir.
- Dergah: Farsça’da iki kapı arasındaki boşluk, kapı, sığınılacak yer anlamlarına gelir. Tarikat mensubu şeyhlerin, dervişlerin toplandığı büyük tekkelere denir.
- Fenafillah: “Yok olmak, ölmeden önce ölmek, tek olana kendini adamak” anlamına gelir. Tasavvuf için oldukça önemli bir makamdır.
- Zübde-i Alem: Kainatın özü demektir.
Kainatta ne varsa, insanda da aynı ölçüde vardır.
“Sen kendini küçük bir cisim sanırsın,
Ama en büyük alem sende gizli…” – Hz. Ali - Takva: Kalbi Tanrı’dan uzaklaştıran her şeyden sakınma eylemi.
- Sıdk: Doğruluk, gerçeklik ve kalbin temiz olması gibi anlamlara gelir.
- İhlas: Bir şeyi saf ve katıksız yapmak.
- Sabır: Zorluk ve sıkıntılarda sızlanmamak.
- Tevekkül: Tanrı’ya güvenmek ve dayanmak.
- Zikir: Tanrı’yı hatırlamak, unutmamak, anmak anlamlarına gelir. Toplu şekilde yapılan zikirlere sema, ayin, hadr denir. Zihnin gerçek manada yapılabilmesi için tamamen saf bir odaklanma gerektirir.
- Murakabe: Tanrı’nın her an kişiyle birlikte olması anlamına gelir. Arapçada “gözetmek” anlamındadır.
- İtminan: Kalbi şüpheden arındırmak.
- Şükür: Elinde olanın kıymetini bilmek.
- Tövbe: Tövbe kelimesinin sözlük anlamı, “dönmek” demektir. Günahlardan pişman olmak. Girilen yanlışlardan pişman olunsun ki, o yanlıştan ders alıp, bir daha aynı yanlışa dönülmesin. Tövbenin sağlıklı olabilmesi, üç aşamayla gerçekleşir: Yapılan günahlardan pişmanlık (mazi), günahlardan sıyrılmak (hal), bir daha günaha dönmemeye azmetmek (istikbal).
- İbadet: Tanrı’ya yönelmek. Tanrı’ya olan sevgisini ve şükrünü göstermek için belirli davranışların sergilenmesi halidir.
- Züht: Hırslardan arınmak.
- İstikamet: Yoldan dönmemek.
- Kanaat: Dünyaya aldanmamak.
- Halvet: Nefsi ehlileştiren çile yolculuğu. Kişinin toplumsal hayattan çekilip, zikir ve ibadet ile inzivaya çekilmesi.
Her bir Sufi mürşidi, genel “Tasavvufi Sufi Öğretisi” içinde yetişmiş ama her biri kendisine özgü bir üslupla çevresine bu öğretiyi aktarmıştır. Temeldeki bilgiler aynı olsa da aktarım biçimleri farklıdır. Keza “hiçbir mürşit müridine benim bir kopyam ol dememiştir. Kendin ol. Kendin gibi yansıt ışığı” demiştir.
Nasrettin Hoca fıkralarıyla, öğretisini aktarırken; Mevlana, hiçlik makamını, Tanrı’yla bir olmayı, dönerek; Hallac-ı Mansur ise; “En-el Hakkı”yla, ölümüyle aktarır.
- Hallac-ı Mansur
- Mevlana Celaleddin-i Rumi
- İbn-i Arabi
- Rabiatü’l Adeviyye
- Cüneyd-i Bağdadi
- Bayezid Bestami
- Hacı Bektaş Veli
- Şahı Nakşibendi
- Feridüddin Attar
- Ahmet Yesevi
- Gazali
- Ahmet Yesevi
- Şemsi Tebrizi
- Yunus Emre
- Kaygusuz Abdal
- Nasrettin Hoca
Kuran’ın farklı öğretilerinden alınan nefsi terbiye yolundaki dört kapı makamları; şeriat, tarikat, marifet, hakikat kapılarıdır. Mevlana’nın öğrencisiyle olan hikayesi dört kapı metaforunu en iyi açıklayan anlatıdır. Kişi şeriat kapısındaysa, yolun daha başındadır. Kendisine tokat atana o da tokat atacaktır. Tarikat kapısında, kişi tokatı yediğinde, tokatı atana bakacak, elini kaldıracak ancak o an anımsayacak ve elini indirecektir. Marifet kapısında kişi, sadece tokatı atana, bakacaktır ve önüne geri dönecektir. Hakikat kapısında ise, kişi oralı bile olmayacaktır. Çünkü iyiliğinde kötülüğünde Tanrı’dan geldiğini ve Birliğini artık bilmiş olacaktır.
Bütün herkes birinci kat olan “EMMARE” makamında yolculuğa başlar ve herkes doğal olarak “ENE” (Benlik) odasında misafir olur. “EMMARE NEFS”, kişinin içinden gelen emredici sese öykünerek verilmiş bir isim olarak, kendi belleğinin kendisine verdiği emri, varlığından ayırıp fark edemeyenlerin bulunduğu katı temsil eden bir kavramdır.
– Birinci kattaki kişinin farkındalığı yoktur. İçinden gelen sesi kendisinin tamamı zannederek her emre uyum eğilimi gösterir. Sonuçların çoğu olumsuz olduğu halde, yine de sesine güvenerek ona karşı çıkmaz. Kişi; Yüce Allah’ın emirlerine ters emirlerle karşılaştığında “HAYIR” diyerek farkındalığını geliştirmeli ve “FARK” odasına geçiş yapabilmelidir. “Fark Odası”na giren kişi, artık sesinin kendisinin tamamı olmadığını anlar, onu ayrı ve kontrol edilmesi gereken bir parçası olarak tanır, teşhis eder. Bizim kendimize yani asıl hayatımız olan ahiretimize bir zarar var ise ya da başkalarının hem dünya hem de ahiret hayatlarına zarar verecek isek, içimizdeki sese “HAYIR” diyerek Fark Odası’na geçiyoruz. Bu işlemin günümüzdeki anlaşılır tarzda kavramlaştırılmış haline “Zararsızlık İlkesi” diyoruz.
“TERK” odası ise; aşırı tedbirler ve titizlikten iş yapamamak ve pasifizmi tercih ettiği için dünya için başarısız sayılabilecek sonuçlarla sosyal hayattan kopmak, yalnızlaşmaktır. Böylece, birinci katta bir ilke geliştirerek kendimizi daha üst katlara çıkarabilmek için hazırlamış oluruz. Birinci kattaki bize, içimizden seslenenin, bizim bir parçamız olduğunu ama asla tamamımız olmadığını anlayınca otomatik olarak ikinci kata çıkmış oluruz.
– İkinci katın adı “LEVVAME MAKAMI”dır. Burası “Suçlama Katı”dır. Bu katta; herhangi bir zarar oluştuğunda (zararsızlık ilkesi gereği) suçlamayı sadece karşı tarafa değil kendimize de yönelt bilmeyi başarabilmemiz gerekir. “Zararsızlık İlkesi” bize; “sen de suçlu olabilirsin, suçlamanın bir kısmını da kendine yönelt, yeni bir farkındalıkla olaya gözlem oluştur. Ancak böyle yaparsan zararın kalıcı olmasını önleyebilecek bir çareye ulaşıp, çözüme gidebilirsin” der. Böylece Şeriat kapısını açıp, Fark Odası’na bu kez ikinci katta geçebiliriz. Bir üst basamağa bu odadan da çıkabiliriz veya “TERK ODASI”na geçerek de çıkabiliriz.
“TERK ODASI”na geçmek demek; daha önce yaptığımız hatayı tekrar yapmamaya kararlı olmak demektir. Terk Odası’na geçerek orada kalıcı olanlar, üst makam olan üçüncü kata bu odadan çıkarlar.
– Üçüncü kat; “MÜLHİME MAKAMI”dır. Yani ilham alma yeridir. Bu makamda, olağanüstü haller yaşanır. Daha önce anlaşılmaz kalan birçok meselenin anlaşılıp anlam kazandığı izlenir. Bu makamda keşifler yapılır. Fakat buradaki şartlar sanki gizli bir kuvvet varmış da bizi çekiyormuş gibi hep “ENE ODASI”na yönelticidir. “ENE ODASI”nın eğimi de hep alt kat doğrudur. Bu sebeple, en güvenli yer olarak yine farkındalık sağlayan “FARK ODASI”nda kalabilmek en uygunudur. Hem sosyal hayatın içinde olunur hem de aşağıya inse bile yukarıya kolayca çıkılabilir.
Dünya ve ahiret mutluluğu için bu üç kattaki farkındalık ve kontrol yeteri bir düzeyi oluşturur. Genel insanlık anayasası olarak kabul ettiğimiz Kur’an-ı Kerim’in amacına uygundur. Diğer deklarasyonlar olan insan hakları beyannamesi gibi metinlere de uygundur.
– Dördüncü kat ise; ismi üzerinde “RAZİYE MAKAMI”dır ve bu makamda artık “Benlik Odası” ortadan kalkar. Sadece iki oda vardır: “Benlik Odası” alt kat olan MÜLHİME’de kaldı için, MÜLHİME’den RAZİYE katına sadece “FARK” ve “TERK” odalarından çıkılabilir. RAZİYE katına çıkan kişi direkt farkındalık sahibidir. Fark Odası’ndan Terk Odası’na geçerek üst kata çıkmaya çalışır.
Bu kattaki kişi, başına ne gelirse gelsin, hepsinin Yüce Allah’ın değişik görüntülerdeki fiilleri olduğunu bilerek hepsini olduğu gibi kabul eder ve önce bazılarının değiştirilebileceği yanılgısına düşer; sonra kendi değişimlerinin diğerlerini de domino taşları gibi etkileyerek değiştireceğinin farkına varır. Sonra her değişen bir başka denge oluşturduğunu fark eder. Celal-Cemal dengesinin hiçbir şekilde bozulmadığını fark eder. Bir Celali, Cemal kontrol ettiğinde ve etkisizleştirdiğinde asla yok olmayıp, dengenin başka bir noktasından kendisini daha güçlü olarak gösterdiğini fark eder. Durumu anlar. Sonsuz senaryolar kurgulayarak her değişikliğin aynı sonucu verdiğini görür ve “TERK ODASI”na geçmek zorunda kalır. Bu kattan sonra yukarı çıkabilmenin yolu terk odasına mutlaka geçmektir. Ve yukarıya çıkınca kendisini fark odasında bulmaktır.
Artık katlardaki tasarım değişmiştir. İlk üç katın birbirine simetrik yapısı asimetrik hale gelir. Bir üst kat;
– Beşinci kat olan “MARZİYE MAKAMI”dır. MARZİYE; “razı olunan” demektir. Bu katta kişi Yüce Allah’ın tüm fiillerinin eşit görülerek razı olup vazgeçtiği değişikliklerin tümünün içinden geçtiği anda kendi isteğine göre yeniden dengelediğini görür. Yüce Allah’ın da kendisinden razı olduğunun farkına varır. Sonsuz olasılıkları izler ve hiç birisinden etkilenmez. Gönlünden geçenlerin gerçekleşmesinin getirdiği hayretle içindeki güdülenmeden temizlenmek ister. Ve bu katta farklı bir oda bulunduğunu ancak bu odaya geçerse bir üst kata çıkabileceğini anlar.
Terk etmeyi de Terk eder.
Bu odanın adı “TERKİN TERKİ”dir. Yani artık terk ettiklerinin de kendisine ayak bağı olduğunu anlarlar. Böylece;
– Yedinci kat olan “KAMİLE MAKAMI”na ulaşır. Artık ‘Mükemmel İnsan’ olmuştur. Yüce Allah’ın zatına özel olan RAHMAN ve ALLAH Esma’larının kendisini yönettiğini müşahede eder. Tam bir denge sağlayamasa da “ALLAH” esması onun yönetici bireysel esması olur. Hedef budur. Farklı Rablerimiz olan, bize yönelişlerimizi veren yönetici Esma’larımız içinde, hapis gibi sıkıştığımız yedi katlı benliğimizin odalarındaki merdivenler yoluyla Yüce Allah’a ulaşmamız gibi görevimiz vardır.
Bu yolculuk; bize, bizim olmayan ve sonsuz bir kaynaktan bize bizi varmış gibi hissettiren, anlaşılmaz bir kuvvet olan benliğin bireysel ve kullanılabilir, özel bir benlik halinde yeniden yapılandırılması yolculuğudur.
SERHAT AHMET TAN / Esmaların Gizemi Syf: 28 – 38 (Yediveren Yayınları, 2018)
SERHAT AHMET TAN / Esmaların Gizemi / Syf: 39 (Yediveren Yayınları, 2018)
Her Zikrin başı besmeledir. Üç temel Esma ile her işe başlamak Kur’an-ı Kerim’in tavsiyesidir.
ALLAH – RAHMAN – RAHİM; üç temel esmadır, başlarında ise bunların temel Esma’lar olduğunu bildiren “İSİM” kelimesi vardır ve “İSİM” kelimesinin başında “B” harfi bulunuyor.
“Başlarım İsimleriyle Allah’ın Rahman ve Rahim.”
“B” harfinin Arap dilindeki kök manası “suyun kaynağı” demektir. “B” her şeyin başladığı “ÖZ”dür. Bu anlamıyla “B” harfi Allah’ın zatını temsil eder.
Allah’ın zatı denildiğinde ulaşılmaz, anlaşılmaz tam bir mutlaklık anlaşılır. İslam alimi i̇bni Arabi’ye göre zat seviyesinde hiçbir şeyin farkındalığı yoktur. Sadece yüce Allah’ın sonsuz kapsayıcı kahredici mutlak varlığı mevcuttur. Bu aşamada sıfatlar henüz Esma aşamasına geçmemişlerdir. Mutlak zat kendisini merak Edip açtığında ise “FEYZİ AKDES” adı verilen ilk tecelliler başlar. Yüce Allah’ın nuruyla ilk tasarımlar sabit hale gelirler. Sonsuz tasarımlar denizi oluşur. Bu andan itibaren artık varlık adayı haline gelirler. Sabit tasarımlara “AYN” ismi verilmiştir.
Her bir “AYN” ikinci bir tecelli ile kendilerinin ve kendisi dışındakilerin ve Yüce Allah’ın farkına varırlar. Sınırlarını bilirler. Bu ikinci tecelliye “FEYZİ MUKADDES” ismi verilmiştir. “AYN” dediğimiz ilk sabit tasarımlar varlıkla yokluk arasındaki bir yapıdır. “B” harfi ile temsil edilen Yüce Allah’ın zatından isim kelimesi ile açıklanan Esma’lara geçiş aşamasıdır.
Besmelenin başındaki “B” harfi bize bunları anlatır. İkinci tecelli olan “FEYZİ MUKADDES” ile sıfatlar olarak bilinen ve Yüce Allah’ın zatıyla birlikte ezeli olan manalar ayrı ayrı tasarımlar halinde isimlendirilebilir hale gelirler. Esmalar adını alırlar. Her birinin ayrı kimliği oluşur. Esmeler sonsuz oranlarda, birbirleriyle karışmasıyla birlikte bütün her şeyin birbirinden bağımsız tasarımları oluşur. “AYN” dediğimiz hayali özler işte bunlardır.
Bu tasarımlarda her bir ana ait olarak ortaya çıkacak görüntüler ayrıntılı olarak belirlenmiştir. Her bir nesnenin, canlı cansız, zaman içinde uzayan tasarımları böylece Esma’ların farklı oranlarda karıştırılmasıyla meydana gelir. İkinci tecelli böyledir. Bundan sonrası ise; Yüce Allah’ın “KÜN” emriyle her ana ait tasarımların kainatta oluşup görünür hale gelmesi aşamasıdır. “AYN”larda tasarım halinde her an için, olması gereken her halimiz mevcuttur. Bu tasarımlar Ezel’de yani “FEYZİ MUKADDES” aşamasında belirlenmiş olsa bile bu yapı bizi kadere karşı çaresiz bırakan zorlayıcı bir yapı değildir. Biz buna “KALUBELA” aşaması diyoruz. Manası; “evet, kabul ettim” demektir. Bu aşamada Yüce Allah tasarımlara sorar: “yol gösterici yani ‘RAB’ olarak beni kabul ediyor musunuz?” “Sizin yapınız şöyledir;” diye tüm ayrıntıları açıklar. Tasarımlarını gören her şeyin “KÜN” emrine karşı arzusu vardır. Her şey, Yüce Allah’ın kendisini bu emirle ortaya çıkartmasına karşı aşırı bir sevgi ve istek duyarlar. Fakat Şey’lerin hepsinin tasarımı değişiktir. Yüce Allah’ın “DALAL” yani sapma esması da vardır. Birçok tasarımda böylesi Celali Esma’lardan belirli oranlarda bulunur. Birçok tasarım bu sebeple dünyada ve ahirette sıkıntı yaşayacak yapıda tasarlanmışlardır.
İşte Yüce Allah, bunun için sorar ve der ki; “size yol göstereceğim bunu kabul ediyor musunuz?” Açığa çıkıp gerçeklik kazanmaya karşı aşırı istek duyan tasarımlar istisnasız Yüce Allah’ın bu teklifini “BELA” (Evet) diyerek cevaplarlar. “KALUBELA” işte budur. Bizler hem kendi tasarımlarımızın sapmalarını hem de bu sapmalara karşı Yüce Allah’ın yol göstericiliğini henüz tasarım aşamasındayken kabul ettik. Bu sebeple “KÜN” emrine muhatap olduk.
Yüce Allah’ın, tasarımlarından kim oluş aşamasına geçmiş ve somut bir varlık kazanarak bu alemde görünür olmuş ise; bunların hepsi ezelde yani “KALUBELA”da hem kendi tasarımlarının zaaflarını hem de bu zaaflara karşı telafi edici yönelişleri kabul etmiş demektir. Allah’ın tasarımları sonsuzdur. Henüz ortaya çıkmamış olan sonsuz sayıda tasarım “KALUBELA” dememiş olabilir.
Bütün bu sebeplerle, Besmele’deki “B” harfi; Her şeyin başladığı yerdir, kaynaktır. “B” harfi Yüce Allah’ın zatını, mutlaklığını temsil eder. Ayrıca “B” harfi başlangıcı yani esmaları temsil eder. Ilk sabit tasarımları ve bu tasarımların bize bildirilerek bunların tanıtımının yapıldığı “KALUBELA”yı temsil eder. Bizim tasarımlarımızı görüp kabul etmemizi temsil eder. Besmele’deki “B” harfi Yüce Allah’a sözü temsil eder. Her şey “B” harfi ile başlar, “B” harfini ise “İSİM” kelimesi takip eder. Yani “B”den sonra işleri esmalar devralır. Kainat artık esmalarının tecellileriyle görünür hale gelerek şekillenecektir.
SERHAT AHMET TAN / Esmaların Gizemi Syf: 46 – 57 (Yediveren Yayınları, 2018)
