ELIPHAS LEVI
Semboller, gizemli bir dünyanın anahtarları olarak karşımıza çıkmaktadır. Semboller, kültür kodlarının arka planını keşfetmek ve anlamak için birer anahtar vazifesi görmektedirler. Günlük hayatta birçok ifade, kavram ve eşya olarak kullanılan semboller, dünya kültür mirasının en önemli “taşıyıcı” unsurlarıdır. Nitekim, Yunancadaki “sumbolon” Latincedeki “symbolus” kelimesinden türeyen “sembol” kelimesi, fonksiyonuna uygun olarak “taşıyan” anlamına gelmektedir. Fernand Schwartz, sembolü anlamak için onun “zahir” deki görünen tarafının ötesine geçilmesi ve sorgulanması gerektiğini belirtir. Her sembol aynı zamanda bir arketipi ifade ettiği için, sıradan bir “işaret” olarak görülmemesi gerekir. Derin bir arketipal yapıya sahip olan sembol, objektif ve rasyonel aleme soyut gerçeği taşıma misyonunu yerine getirir. Bu yönüyle sembol, bir köprü vazifesi görmektedir ve “ayrılmış” unsurları kendi bünyesinde bir araya getirmeye vazifesi görür.
Dinlerdeki gizli bir anlamın dışa vurma olarak sembolleri görünen (zahir) ve içkin (batın) boyutlarıyla ele alan araştırmacılar, her sembolün bir “inisiyatik” anlamı olduğu konusunda hemfikirdirler. Buna göre, sembol gizli bir anlamı ortaya çıkaran bir tasvir ve temsil ettiği “gizli sırrın” bir “dışa vurumu” yani epifanisidir. Bu nedenle, mitoslar, arketipler, modeller veya prensipler yalnızca sembolik yapılarını tanıdığımız andan itibaren tanınabilir olurlar. Kutsal olanın teorik şifreleri olan Semboller, kutsalın farklı tezahürlerinin yorumuna imkan verirler. Semboller, objektif gerçeği yok etmezler, ona bir boyut eklerler. Objektif ya da yatay düzlemdeki gerçeğe “dikeylik” boyutunu ekleyen sembol, üçüncül bir kavrayışa ulaşmayı sağlar.
Semboller, “çok anlamlılık” (polyvalence) özellikleri sayesinde farklı anlamları tutarlı bir sistem içerisinde bir arada toplamak gücüne ve özelliğine sahiptir. Sembollerdeki bu özellik o kadar güçlüdür ki, birbirine zıt anlamları veya paradoksal durumları bile aynı anda ifade etme yeteneğine sahiptirler. Semboller bir nesne, bir hayvan, bir suret ya da resim olarak da temsil edilirler. Nitekim, birçok manevi değer bu tür sembollerle temsil edilir. Mesela; güvercin barışın, aslan cesaretin, hilal İslam’ın, haç Hristiyanlığın, taç ve asa krallığın ya da iktidarın sembolüdürler. Böylece, soyut bir değerin somut bir eşyada somutlaşması gerçekleşir. Nitekim, yukarıda verilen etimolojiden farklı olarak bazı araştırmacılar, sembol kelimesini “bir bütüne ait iki parçayı-şeyi birleştirmek” anlamında Yunanca “sumolon” türetirler. Böylece sembol, temsil ettiği soyut anlam ile somut alemdeki karşılığının buluştuğu ve birleştiği şeydir.
Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere sembol, “bir hakikate işaret eden” ve onu “gösteren”. Diğer yandan, o kendisinde birleştirici bir fonksiyon da icra eder. Georges Gurvitch’in de belirttiği üzere, sembol kendine ait olan şeyleri kendinde birleştirir, kendi dışındakileri dışlı tutar. Sembolün “çok anlamlılık” özelliği örnek olarak mesela “bayrak” sembolü zikredilebilir. Bayrak, bir yandan temsil ettiği milletin zaman içerisindeki varlığını ve sürekliliğini, diğer yandan da belli bir sınır içerisindeki ülkeyi kendinde toplar ve o sınır içinde olmayanları dışlı tutmayı temsil eder.
Sembollerin hem tarihsel hem dini hem de kültürel özellikleri yoğun olarak bünyelerinde barındırmaları, günlük hayatta belli bir mesajı iletmeden sıkça kullanılmaları sonucunu doğurmuştur. Sembollerin taşıdıkları çok anlamlılığa bağlı olarak çok yönlü oluşları, günümüzde sosyal hayatta yoğun olarak kullanılmalarına da imkan tanımıştır. Günümüzde hemen hemen bütün sosyal aktiviteler semboller kullanılarak gerçekleştirilmektedir. Modadan, reklamcılığa, şehircilikten mimariye ve “belli bir siyasi geleneği sürdüren ve temsil eden” politik konuşmalara kadar her olayda Semboller çokça kullanılmaktadır. Bu yönüyle Semboller, kendi içinde toplumun hafızasıyla birlikte onun dilini de temsil ederek sosyolojik yorumları da barındırdığına işaret etmektedir.
Kaynak: Prof. Dr. İSMAİL TAŞPINAR / LAROUSSE SEMBOLLER SÖZLÜĞÜ / Bilge Kültür Sanat Yayın Dağıtım
“Homo sapien”ler olarak bizlerin ayırıcı bir özelliği de araştırıcı zihnimizdir. Yalnızca yeryüzündeki varlığımızı, neden burada olduğumuzu, nereden geldiğimizi, öldükten sonra ne olacağımızı ve bizi kuşatan doğal olayların ardındaki anlamı değil, her şeyi araştırageldik. Binlerce yıl içinde, bu sorulara hiç değilse bir ölçüde yanıt verebilmemizi sağlayan inanç sistemleri yarattık.
Tanımlar ve Analizleri:
İnanç sistemlerinin bir parçası olarak bize evren ile bir oluşum işaret ve simgelerle zengin bir dağarcık oluşturduk. Işaretler de simgeler de yaygın olarak tanınmakla birlikte bu ikisi arasındaki fark kimi zaman belirsizleşir. Bir işaret, yüklendiği işlevi doğrudan yerine getirir. Yazılı ya da görsel bir dilin parçası olabilir; önümüzdeki yola ilişkin görsel bir uyarı dağarcığına aittir ya da bir şirketin piyasaya çıkardığı ürünle ilgili çarpıcı bir yorum. İşaretler bize, hemen o anda önem taşıyan basit bir mesaj iletirler.
Simge ise bir fikri temsil eden görsel bir imge ya da işaret, evrensel bir gerçeğin daha derin düzlemli bir göstergesidir. Örneğin Ateş hem Güneş’i hem de hepimizi çevreleyen eril gücü simgelerken, bir bahar çiçeği yeniden doğuş ve yeni yaşamı temsil eder. Simgelerin ışığında görüldüğünde yaşam zenginleşir ve anlama bürünür.
Başlangıçtan itibaren simgeler evren, doğurganlık, ölüm ve yenilenme ile ilişkilendirilmiştir ancak psikanaliz teorisinin ortaya çıkışı düşünce ve nesnelerin ruh ve psikolojik ihtiyaçlar açısından incelenmesine yol açmıştır.
Sözgelimi koyu bir gölge, ruhsal güvensizliğin simgesi olarak görülebilir. “Kırmızı Şapkalı Kız” gibi pek çok peri masalı analiz edildiğinde, büyüme, engellerle karşılaşma ve buradan da yetişkin olarak çıkma süreci ile ilişkilendirilir. Bununla birlikte kadim ve arketipik simgeler Evren’e ve bizim kozmosla ilişkimize bağlanır.
Daire ve uçan kuş gibi kimi semboller evrensel olarak bilinir. İlki, başka şeylerin yanı sıra doğuş, yeniden doğuş, mevsimlerin birbirini izlemesini simgelerken ikincisi ruhun Cennet’e yükselişini temsil eder. Efsanevi yaratıklar da binlerce yıl boyunca sanattaki yerlerini almıştır. Temsil ettikleri varlıkların bileşik niteliklerini simgeler bunlar. Örneğin satir, yarı keçi yarı insandır ve insan doğasının bayağı ve yüce yönlerini işaret eder.
Simgelerin Göçü:
Simgelerin dünyanın birbirinden uzak yerlerinde yaygın olarak görülmesi, kökenleri üzerine tartışmalara yol açmıştır. İnsanın bilinç dışı dürtülerinin sonucu olarak kendiliğinden mi ortaya çıkmışlardır, yoksa düşüncelerin bir ülkeden diğerine aktarımının mı sonucudurlar?
Eski dünyada yolculuğun ne kadar büyük bir yer tutmuş olduğunu giderek daha da fazla fark ediyoruz.
Ticaret yolları dünyayı çepeçevre sararken dinsel düşünceler, sanat tarzları, hatta sanatçılar da tacirlerle birlikte seyahat etti. İslam böylece Güneydoğu Asya’ya ulaştı, Budizm Japonya’ya yayıldı ve Güney Amerika’nın ortasında Portekizce konuşulur oldu. Mal ve fikirlerin alışverişi yapıldığı gibi, doğdukları yerlerden uzaklarda da anlam kazanan semboller takas edildi.
Bir Çin yaratısı olan ejder, böyle bir simgedir. Çin’de hem İmparator hem de Güneş’in görkemini temsil eder, ancak Avrupa Hristiyan sanatı sembolizminde olumsuz bir anlam ve insan doğasının soysuz yanını simgeler.
Yılanla mücadele eden kuş imgesine Yeni Gine’den Kuzey ve Güney Amerika’ya kadar hemen her yerde rastlanır. Bu imge gök, yeryüzü ve sular arasındaki ebedi savaşımın temsilidir.
Nihayet, “tao t’ieh” adı verilen ve eski Çin Çanaklarında görülen stilize edilmiş yüz, Avrupa katedrallerinin “gargoyle” elemanları ile Pasifik kültürlerindeki motiflerde yeniden ortaya çıkar.
Tanrıça:
Birçok yerde muhtemelen eşzamanlı gelişen evrensel bir sembol de tanrıçadır. Çoğunlukla büyük bir göbek ve göğüslerle temsil edilen tanrıça doğurganlık ve bereket simgesidir ve Malta’dan Rusya bozkırlarına dek tarih öncesi sanatında yer almıştır. Doğumu ve Toprak Ana olarak yenilenmeyi temsil eder. Kimi zaman dişi üreme organı sembolü olarak basit bir üçgenle gösterilen tanrıça doğum ve ölümünün kesintisiz döngüsünü temsil eden Çember ile de ifade edilir. Zamanla ve Musevilik, Hristiyanlık ve İslam’ın gelişimiyle tanrıça insan bilincinden büyük ölçüde silinmiş olmakla birlikte kimi simgeleri hâlâ görülmektedir. Bakire Meryem’e ibadet etmek de bu inançlara ilginin kısmen sürdüğünün işaretidir. İnsanlar doğal yaşamdan uzaklaştıkça her şeyin kaynağı ve var olan her şeyin besleyicisi olarak görülmüş tanrıçanın yerini de yaratıcı tanrılar ya da yaratım sürecinden ayrı görülen aşkın bir tanrı almıştır. Ana Tanrıça’nın tersine, erkek tanrılar doğayı kontrolleri altında tutarlar.
Gündelik Yaşamda Semboller:
Sembollerin kullanımı ve tanınması hayatımıza zenginlik katar. Nesneleri bir kez gerçekler ya da daha derin konuların temsili olarak görmeye başladığımızda bizi kuşatan varoluşun çifte karakterinin -iç ve dış yaşam-giderek daha fazla bilincine varırız. Sözgelimi sıradan bir merdiven hem bir araç hem de öz farkındalık ya da daha yüksek bir gerçeğe doğru ruhsal yükselişimizin hatırlatıcısı haline gelir. Bir çanak, alıcı dişi ilkesini ve yaratılışı temsil edebilir. Çamurda büyüyen bir zambak ruhun arılığının hatırlatıcısı olabilirken bir lambada gerçeğin ışığı anlamını taşıyabilir. Nesneleri bu sembolik şekilde görmek yalnızca gündelik yaşamlarımız da değil, evrensel gerçeklerine ilişkin de farkındalığımızı geliştirerek daha “ahenkli” yaşamamızı sağlar.
Sanat, Edebiyat ve Rüyalarda Semboller:
Sanatta sembolizm bir sahnenin yorumunda başvurulan görsel bir dildir. Bununla birlikte Rönesans’ta yaygın bir kullanım bulmuş olan simgelerin anlamının artık o kadar bilinmemesi bir resmin saklı anlamına ulaşmayı zorlaştırıyor.
Hristiyan sanatında, örneğin kuşlar Aziz Francis ile ilişkili görülürken teker de Azize Catherine’nin nişanı sayılırdı. Erken dönem Budistleri Buda’yı soyut bir biçimde betimlemişler, bedenini göstermezken varlığını bir taht ya da ayak izi simgesiyle ifade etmişlerdir.
Daha genel olarak, sanatta su kullanımı bilinç dışı ya da ilksel suları sembolize edebilirken klasik tanrıçalar çoğunlukla belirgin erdemlerin, sözgelimi bilgeliğin temsilcisi olmuşlardır. Günümüze daha yakın sanattan nesneler, izleyen için bir anlam ifade etmelerinden ziyade sanatçının kendisi için taşıdığı anlamdan (çocukluk dönemi gibi) ötürü eserde yer bulmaktadır. Aynı şekilde Avustralya Aborjin Rüya Zamanında kişinin eşsiz “parmak izini” oluşturan şahsi yaşamı ve çevresi çoğunlukla kumda resmedilmiştir.
Sembolizme kimi ünlü edebi eserlerde de rastlanır. Bir Hristiyan alegorisi olan “Pligrim’s Progress”de (Hacı’nın Yolculuğu) Hacı, tanrıyla bir olmaya çabalayan herkesi temsil eder. C.S. Lewis’in “Narnia” hikayelerinde de Hristiyan alegorisi, İsa’yı simgeleyen Aslan biçiminde karşımıza çıkar.
Rüyaların sembolik yanı çoktandır bilinmektedir. Kovalanmak ya da düşmek yaygın bir biçimde kişinin büyüme ve yetişkin yaşamın sorumlulukları ile yüzleşme korkularının ifadesi olarak yorumlanır. Bununla birlikte rüya sembolizmi sadece psikanaliz de bilinçdışının yansıması olarak görülmez; çoğu topluluk da bunun önemini kabul etmiştir. Sözgelimi Malezyalı Semailer, rüya sembolizminin önemine inanır, uyanık yaşamlarındaki korkularını çözümlemek amacıyla kendilerini rüya görürken sembolik korkularla yüzleşecek şekilde eğitirlerdi.
Günümüzde Semboller:
Sembolizm binlerce yıldır büyük ölçüde değişmeden kalmışsa da, yeni bir biçimi gelişmiştir. Süpermen, Örümcek Adam gibi günümüzün kültür kahramanları, ateşi çalıp insanlara vermek ya da bir Tufanın ardından dünyayı yeniden yaratmak gibi kahramanca işler gerçekleştiren eski yaradılış mitlerinin kahramanlarıyla benzerdir. Ancak diğer çağdaş kültür kahramanları, görünüşleri, dünya çapında beğenilmeleri ya da pek çok kişiye hitap eden lüks yaşam biçimleri ile bize seslenen ünlülerden oluşmaktadır. Bu cazibe belki de bugün yüz yüze olduğumuz kökü derinlerde güvensizliklerden doğmaktadır.
Başka Semboller yıkımla ilişkilidir. Örneğin Hiroşima üzerindeki mantar biçimli bulut atom bombasının ortaya çıkışının nişanıdır; New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’nin İkiz Kulelerinin çöküş ile birlikte en kötü yokuş korkularımızı temsil eder.
Nerede yaşarsak yaşayalım, istersek, simgelerle kuşatıldığımızı görürüz. Bu zengin imge kaynağından habersiz yaşayıp gidebileceğimiz gibi çevremizde yer alan çoğu şeyin özündeki daha derin gerçeklere gözümüzü de açabiliriz. Yaşamın felsefi ve metafizik yanıyla ilgilenenler için sembollerle dolu bir dünya son derece zengin ve doyurucudur; kendimizi daha iyi anlamamızı sağlar ve hayatlarımıza taze bir bakış getirir.
Kaynak: KATHRYN WİLKİNSON / Semboller ve İşaretler / Alfa Yayınları
