GÖRGÜ
“Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok;
Nice elbise gördüm içinde insan yok.”
MEVLANA

Demokritos şöyle diyor: “Azınlık olan bilge insan, ölçülülük, öz denetim ve mutluluğun yolu olarak, zihnini geliştirmeye çalışırken, çoğunluk olan tensel insan, incelik ve bilgiden yoksun olarak arzularının ve duygularının peşinde sürüklenir durur ve sonuçta topluma çok az katkıda bulunur.”

Görgü; uyulması gereken saygı ve incelik davranışları, terbiyedir. Bir kimsenin, yaşayarak, öğrenerek ve deneyimleyerek elde ettiği birikimdir. Görgü; bir toplumdaki insanların birbiriyle münasebetlerinde olgun, medenî davranışlar içinde bulunmasıdır. Görgü kurallarına uymak insanlara saygı göstermektir. Görgü, bir kimsenin belli bir olayda nasıl davranması gerektiğini gösterir. Örneğin; aile büyüklerine saygı göstermek, insanlara “Bu” diye bir şahsa terbiye eksikliği ile hitap etmemek, merdivenlerin ve yolun sağını kullanmak gibi.

Yerine göre giyinmeyi bilmek, oturuşuna ve duruşuna dikkat etmek, laubali olmamak, ne zaman ne kadar konuşmak gerektiğini ayarlamak, yaşına uygun olgunlukta olmak, gerektiğinde özür dilemesini bilmek, verilen sözü tutmak, zaman kavramının değerini bilerek dakik olmak gibi birçok değer bir arada görgünün alt yapısını oluşturur. Görgü, saygı ve incelik kurallarıdır, yerine göre davranmaktır. Karşıdakini dinlemek de unutulmuş olan bir sanattır. Ahmet Örs bir yazısında şöyle diyor: “Görgü diploma kadar önemlidir. Toplumda eskilerin adabı muaşeret dediği, görgü kurallarının en başında, hangi ortamda nasıl davranılması gerektiğini iyi hesaplamak gerekiyor. Tabii ki görgü kuralları olmaksızın da pekâlâ yaşanabilir. Ama bunlar sayesinde yaşam kalitesi önemli ölçüde iyileşiyor. Toplum yaşamı daha kolay hale geliyor.”

Telefonu açıp “Alo, sen kimsin?” diyenler, sürekli kendinden bahsedenler, olur olmaz mal beyanı verenler ve arkadaşlarına, çevresine parayla ilgili onları zorda bırakacak sorular sormayı adet edinmişlerin sayısı hiç de az değildir. Örneğin “Ne kadar maaş alıyorsunuz? Eviniz kira mı? Yazlığınız var mı?” gibi özel soruları fütursuzca sorabilen pek çok densiz insanla muhatap olunabilmektedir.

Teknolojideki gelişmeler de yeni teknolojiyi görgüsüzlüklerini ve nezaketsizliklerini beraberinde getirmiştir. Biriyle telefonda konuşurken telefondakini unutup çevresindekilerle konuşmaya kalkanlar, bir yandan konuşup bir yandan yemek yemeğe devam edenlerle karşılaşmak mümkündür. Bir kısımda da sanki herkes cep telefonu ile duygusal bir bağ kurmuş gibi 24 saat telefonu açık olmalı görüşü mevcuttur. Telefon ile konuşma kurallarında ciddi sıkıntı çekilmekte olduğu muhakkaktır. Çok acil durumlar dışında sabah erken ve akşam belli bir saatten sonra telefon edilerek insanlar rahatsız edilmemelidir, arayan kişi kiminle muhatap olduğunu sormadan önce kendini tanıtmakla yükümlüdür, arama yapılan telefonun numarası kesinlikle gizlenmemelidir gibi temel kurallara dahi uyulmadığı görülmektedir.

Görgü, tekâmül seviyesi yüksek kişilerde sıkça görülen bir yaşam biçimidir ve gerek dünyada gerekse ülkemizde eksikliği en fazla hissedilen şeydir. Eğitim elbette ki esas olarak ailededir ancak aile zayıf kaldı diye bir ömür bu bahane ile geçiştirilemez. Görgü, güzel ahlakın, iyi huyun dışa vurum şeklidir. “Görgü” kavramı sadece bir kurallar bütünü, davranış kalıpları ya da toplum içindeyken uyulması gereken ilkeler değildir. İnsan ruhunu derinleştiren, insanın kişiliğini geliştiren, kendilerine ve başkalarına olan saygısını arttıran bir yaşam bilgeliğidir.

Olgunluk, “İnsanların bilgi, görgü ve hoşgörü bakımından gereği kadar gelişmiş olma durumu, yetkinlik, kemal” olarak betimlenmektedir. Görgü olgun bireyin vazgeçilmez unsurudur. Olgun insan; duygu ve düşünce bakımından yüksek seviyeye ulaştığı için olayları geniş bir görüş açısından değerlendirebilen, hoşgörülü, bilgisi ve görgüsü gelişmiş, kültürlü, yetkin insandır. Nezaketle ilgili bazı yozlaşmaları sıralayalım… Kardeşleri birbirleri ve arkadaşları ile karşılaştırmak; çocukları ebeveynleri önünde karşılaştırmak ve eleştirmek hiç hoş karşılanmaz. Ne yazık ki bu kadar düşebilen ebeveynler de mevcuttur. Çıldırmış şekilde sağa sola saldıran, tavana tırmanan, söz dinlemeyen, ağlayan, bağıran, bir küçük çocuk görürseniz biliniz ki o, bizim dejenere aile yapımızın şaşırttığı yeni neslimizdir. Bu çocuklar özellikle klan yaşamı süren, hiçbir normal sohbet konusu olmayan evlerde bir çembere alınıp, saatlerce “ilgi ve sevgi gösteriyoruz” bahanesi ile kucaktan kucağa gezip, mıncık mıncık yapılarak, şaşırtılıp sersemletilirler. Normalde yemeği sadece boğaza dizme şeklinde yiyip sonra hipnotize olup televizyon seyreden ya da birbiri ile dalga geçen bu kitle için evde küçük bir canlının hareket etmesi yeni bir eğlence kaynağıdır. İlginin çokluğu “Ay ayağı ne küçük, ay eli ne küçük, ay ne dedi” şeklindedir. Çocuk biraz büyüyünce, o eski sevimliliği kalmadığı görüşüyle olsa gerek aynı ilgiyi ve şefkati göstermek eskisi gibi keyif vermez olur.

Yemek adabı ile ilgili birçok söylenecek mevzu vardır. Örneğin, yemek bize gelir, biz yemeğe değil. Yemeğin tadına bakmadan tuz atılmamalıdır. Mobilyaların üzerine bardak konmaz, bardak altlığı kullanılmalıdır. Garsona yardım etmek bir kibarlık değildir. Gerek telefonda gerekse toplum içerisinde bağıra bağıra konuşmak görgüsüzlüktür. Bunlar hatırlatılınca iyice çığırından çıkıp inadına bunları yapmaya kalkışacak ya da ajitasyon yapacak birilerinin varlığı da ayrı bir gerçektir.

Ziyarete gidilen evde ev sahibi misafirler evde iken bulaşıkları yıkamamalı ve ortalıktan uzun süre kaybolmamalıdır. Misafir ev sahibi tarafından terliksiz çorapla karşılanmaz. Misafirler de ev sahibiyle birlikte, iyilik yapıyorum bulaşık kurumasın diye düşünerek sohbet arasında bulaşık yıkamaya kalkmamalıdır. Ortalık herkes gittikten sonra ev sahibi tarafından toplanır, tarlada uygulanan imece usulünün burada lüzumu yoktur. Erkekte konu mankeni gibi bir köşede durmaz, gerektiğinde eşine yardım eder. Nezaket için yardım sorulur ise aynı nezaket ile reddedilmemelidir.

Sabah erken uyanan, mümkün olduğunca az ses çıkarmalı ve diğer uyananları rahatsız etmemelidir. “Ben uyandım, siz de uyanın artık” düşüncesi ile özellikle hiperaktif olunmaz. Esasen bu “çıkmaz yol mantığı” birçok konu için geçerlidir. Bu şekilde düşünen kişi şöyle devam edebilir: “Ben mutsuzum, sen niye gülümsüyorsun? Ben iş yapıyorum, sen niye oturuyorsun? Ben ağlıyorum, sen niye üzgün değilsin? Vs…

Sohbet ederken durmadan söylenilmemelidir. Zira kimse sizin dırdırınız için ağlama duvarı değildir. Konuşmanın yerine “söylenmek” kültürünü koyanlar sadece kendileri gibi olanlarla anlaşabilirler. Çözüm üretmezler, birer karabasan gibi ruh karartırlar. Güzel bir şey paylaşmaktan sanki hiç haz duymayan, parmaklarına iğne batsa depresyona girip saatlerce inim inim inleyen enerji vampirleridirler. Sizi sömürürler, yeni avlarına geçerler. Hele bir de güler yüzlü, saf bir maden bulurlarsa kaza kaza dibine kadar inip bu şahsın hayatını da mahvedeceklerdir. Birbirlerine söylenirler ama diğerini dinlemezler.

Sigara mevzuu başlı başına bir konudur. Bir evde ya da işyerinde kül tablası yoksa bu; orada sigara içilmeyecek demektir. Sigara içilmeyen evlerde misafir de sigara içmez. Çocuklu evlerde ise akıldan bile geçirilemez. Bu aciz alışkanlığı her gittiği yere beraberinde götürmeye kalkışıp, bu tip bir yasağı da görünce burun kıvırıp hakaretamiz tavırlar dahi alabilecek derecede bayağılaşabilen medeni kisveli insanlar ne yazık ki vardır.

Masa ya da sandalye ise sesli çekilmez, kaldırılarak yeri değiştirilir. Bir işi yaptığını çevreye ispatlamak için sesli çalışmak zorunluluğu yoktur. Bol ses çıkardığında çok çok iş yaptığını sanan insanlar mevcuttur.

“Bir insanın özünde soyluluk olmadı mı dünyanın tacını giyse yine de çıplaktır” diyor Konfüçyüs. Her şey aileden başlar. Genlerin de ayrı etkisi var denir ancak en önemlisi bireyin aileden aldığı eğitimdir. Görgü özümsenmiş olmalıdır ki birey uygar olabilsin. Edep; terbiye, eğitim ve deneyimin birleşmesi ile oluşur. Görgü için içselleştirme önemlidir. Bilgi için merak gerekir, bilgi ile görgü ile kültür gelişir. Kültür de çocukluktan itibaren derisi gibi olursa bireyin bunu bir daha çıkarmamak üzere giyebilir. Özdemir Asaf şöyle diyor: “Kültür, görgü ve bilginin insan sobasında yanmış bir külüdür.” Yolları çöplük gibi görüp, arabadaki fazlalıkları yola atmak, sokaklara çekirdek tükürmek ilkelliği, piknikte kendinden sonra biri gelip toplayacakmış gibi çöpünü bırakıp gitmek, mangal magandalığında tüm şartları zorlayarak; apartmanlarda, odalarda, viyadüklerde, ormanlarda, yol kenarlarında bulduğu her yerde ateş yakıp üzerine et koyma taş devrinden kalma ilk insan özelliğini göstermek, hayvanlarla iletişimi daha çocukken onlara taş atmak, korkutmak, kovalamak ve canlarını yakmak şeklinde kurmak; doğayla iletişimi ağacın yanından geçerken bir yaprak ya da dal koparmak şeklinde kurmak ve her yaşanmış olumsuzluğu ailedeki eğitime ve alt yapı eksikliğine, yaşadıklarına bağlayarak gelişmemek için kendince şark kurnazlığına kaçmak da toplumsal yaralarımızdandır.

Unutulmaması gereken görgü; bir sınıf ya da burjuva yaklaşımı değildir. İnsanı saydıran medeni görgüsüdür. Şöyle denir: “İnsanlar, kılık kıyafetleri ile karşılanır ve bilgi, görgü ve davranışları ile uğurlanır.”

Bir iyilik ya da yardım yapıyorsa kişi, bunu asla dile getirmemelidir. Özveride bulunuyorsa, yapılan başkalarınca övülmelidir, özverinin reklâmı olmaz. Beklenti ile hareket edilirse bu zaten özveri olmayacaktır. Özveri fedakârlıktan yücedir çünkü karşılık beklenmez ve dile getirilmez. Kendinizden sürekli övgüyle bahsetmeyiniz, bırakınız başkaları iyi bir yönünüzü görüyorlarsa bahsetsinler. Belki çok beklenecektir, belki o sözleri hiç duyamayacaksınız ama en azından kendinden övgüyle bahsedenin o acınası durumuna da düşmeyeceksiniz.

Eşiyle birlikte katıldığı bir toplulukta, eşine kendini ispatlama sevdasıyla şaşırıp daha çok konuşmaya, kendini göstermeye kalkan erkeklerden daha kötüsü, bunu onlardan bekleyen hanımların olmasıdır.

Karşısındaki insandaki olumlu gelişmeleri hiç görmezken, olumsuzlukları anında fark edip, sevinerek yüzlerine vurmaya, moral bozmaya, felaket tellallığı yapmaya bayılanlar vardır. Buna “saçların, beyazlamış, dökülmüş, yaşlandın sen; çok kilo almışın; çökmüşün ne oldu sana. Yazık!” gibi örnekler verilebilir. Sağlığın iyi ve hayatında bir problem yok ise, ortadan yok olurlar. Bir de “Bizden geçti!” diyenler vardır ki, onlar kendileri gibi olmayanları yanlarına çekmek için moral bozmak dâhil ellerinden ne geliyorsa yaparlar. “Bizden geçticiler” her yaşta birkaç zaman dilimi ileriden giderek hayatı çok erkenden tüketirler. Çok genç ölenlerden değil, ihtiyar doğanlardandır. Telefonu açarlar ve zor konuşur bir halde bolca ağrılarından bahsederler; hiç bitmeyen bir baş ağrıları vardır, ilaç muhabbeti, hastalık sohbeti, sürekli hastane ziyareti, sevdiklerine duygu sömürüsü yapmak ile hayatlarını tüketirler. Duygu sömürüsünde sınırları yoktur. Sağlığı bile ilgi çekmek için acımasızca kullanırlar. Zora geldiklerinde, köşeye sıkıştıklarında gözleri kararır, hemen tansiyonları-şekerleri çıkar, koltuğa yığılır ve derhal fenalaşırlar. “İlaç kullanıyorum evladım” cümlesine bayılırlar ve bunu da yine maalesef acımasızca kullanırlar. İlaç onlar için fındık-fıstık gibidir. Zira bilindiği gibi, ilaç yazmayan doktora da burun kıvırıp ilaç yazanını bulana kadar ikna olmazlar.

Edinilen makam, paye, mevki ve para kişiliği oturmamış kitlelerde büyük görgüsüzlüklere sebep olabilmektedir. Hazımsızlık, densizliği doğurmaktadır. Ne yapacağını şaşıran bu kitlenin tüm davranış mekanizması olumsuz yönde çöker. Bilmeden, farkında olmadan yapılan bir eylemin görgüsüzlük olduğunu öğrenen birey bahane uydurup, inkâr etmeye hatta sinirlenmeye dahi kalkışabilir, burada yapılması gereken uyum sağlamak ve gerekli değişimi yapmaktır. Eleştirilen çoğunlukla, “Sen de kimsin, bize ders mi veriyorsun, biz yol yordam biliriz, sen kendine bak, biz yol yordamın hasını biliriz… vb.” şekillerde derhal saldırıya geçmeyi seçebilir.

Görgü ile ilgili bir şey dediğinde, bir tespit yapıldığında derhal elitist damgası kişinin alnına vurulmakta; hamaset ve popülizm de bunun karşısında büyük bir güçle hemen harekete geçmektedir. “Ama niye öyle diyorsun”cu her konuda bir bildiği olan, susmayı bilmeyen, müzmin karşıtlar vardır. Çenesine sahip çıkan kişiler kendilerine ve kaderlerine de sahip çıkacaklardır. Disiplin ve prensibin sözlük anlamlarının yanından dahi geçemeyen güya medeni insanlar bütün bunların ne kadar gereksiz olduğu ve fazlaca abartıldığını söyleyebilirler. Rahat olmamız gerekliliği korosu derhal sazı ele alır. Lakaytlığın, insan severlik ve sıcaklık diye sunulması çok genel olmuştur. Uygarlaşamayanlar için bunlar birer gâvur icadı diye karalanabilir. Nasihati kaldıramayıp, içten içe sinirlenenlerin, sürekli nasihat verdiği bir gerçektir. Toplumumuzda kavağın gölgesinde uyurken, kavağın gölgesini kendi gölgesi zanneden insan sayısının arttığı söylenebilir.

Para birinci değer ölçüsü olursa toplumlarda görgünün esamesi okunmaz. Söylenme odaklı değil, çözüm odaklı konuşmayı öğrenmeliyiz. Problemler sürekli dırdır etmekle ya da her uzatılan mikrofona ağlamakla çözülmez. Herkesin kendi çapında yapabilecekleri vardır. Kötü hep dışarıdadır, dışındadır, kişi hiç kendine bakmaz. “Taşa geçer, kendime geçmez sözüm.” deyişi boşa değildir. Evrende her şey değişir, dönüşür, gelişir ve akar. Yol alan kişinin kendi ile objektif olarak baş başa kalıp kendini yenilemesi, geliştirmesi, görgüsünü arttırması, zekâsını özgürleştirmesi kadar doğal olan bir şey yoktur.

Yolculuğumuza aklımız ve kalbimizi koymamız gerekir. Denildiği gibi: “Kararını sadece kalbi ile alanların, beyinleri sonra kırılıp dökülen ortalığı toplamaya çalışır.” Bilginin de okunmuş yüzlerce kitap olarak kalmaması gerekir, yüreğe inmelidir. Düşünceler, sözler birer tohumdur, yüreğe ekilir ve büyürler. Düşünceyi bunlar yeniler. Bilgi haznesi kadar uygulama haznesi de büyük olmalıdır. Bildiklerimizi uygulamaya geçiremiyorsak o zaman boşa zaman kaybediyoruzdur. “Kitap bilgisi kişiyi evren bilgisine taşımazsa yük olur.” Okumak, kavramak ve uygulamak gereklidir. Etki edeceğim diye kafaya kakarak öğretmek faydalı olmayacaktır, kişi sadece özgürce yolunu paylaşır, isteyen alır. Bütün laflar boştur, kişi ne zaman hazırsa bilgelik yardıma gelir. Vücut, akıl ve ruh birliğini sağlamak için çaba gösterilmelidir. Kişi kendini küçümsememeli veya gurur duymamalıdır, denge hep düsturdur.

İnsan ilişkilerinde usul, esas kadar önemlidir ve sen iyi isen herkes iyidir. Hedef yaşam boyu öğrenmedir. Bunu kişi kendi istemelidir, almaya hazır olmadan öğretme çok faydalı değildir. Gelişim esastır. “Eğitimin pahalı olduğunu söylüyorsan, cehaletin bedelini hesapla.” denmiştir. Gelişim ve değişim yolunun sonu hiç gelmeyecektir zira evrimin sonu sonsuzluktur. Saygın toplumlarda “iyi doğru ve güzel” felsefe ile bulunur. Ne yazık ki felsefe akıl yorma, üretme geleneği kaybolmuştur. İnsanlarımız, düşünce üretmemekte, analiz yapmamakta, başkalarının yaptığı analizleri kullanmaktadır. Daha iyi bir aile, toplum, ülke, dünya için asla pes edilmemelidir. Siz kapıyı çalın, açılacaktır, arayın bulacaksınız. Var oluşun anlamını arayan insan şunu unutulmamalıdır ki, hepimiz biriz, ileri giden geri kalanın elinden tutacaktır, bırakmak yoktur, zaten bu çaba bunun içindir.

Aydınlık bilince erişmiş birey, bilgili, öğrenimli, görgülü, araştıran, kafa yoran, okuyan, ufku geniş, toplumu bilinçlendiren, öncü ve filozof gibi zamanın ötesinde olan kişidir. Elbette ki görgülü olması beklenir. O, hem yolcu, hem yol gösteren, hem öğrenci, hem eğiticidir ve bu yolumuz uzun, yolculuğumuz ise çok çetindir.

M.K. Atatürk şöyle diyor: Terbiye ana kucağında başlar. Her söylenen kelime çocuğun şahsiyetine konan bir tuğladır.” Görgü bir yaşam sanatıdır. İnsan gibi insan; sevgi, görgü, bilgi ve deneyimlerini arttırmak için yaşamaktadır. Görgü sadece nezaket anlayışıyla sınırlı değildir. Ruhta yaşanan, bir yaşam felsefesidir. O, kaliteli yaşamayı bilme sanatının özüdür. Uygarlığın birikiminden faydalanarak insani gelişimdir. Denildiği gibi: “Cahilliğin başlangıcı yoktur, ama sonu vardır.” Konfüçyüs şöyle diyor: “Bilgi insanı kuşkudan, iyilik acı çekmekten, kararlı olmak da korkudan kurtarır.

Unutulmamalıdır ki; Yaptıklarımız bizim kim olduğumuzu gösterir, söylediklerimiz değil ve önemli olan elde edilen sonuç değil o yolda harcanan çabadır.

Kaynak

BERK YÜKSEL / Kendini Bilmek Yolculuğu ve Ezoterik Bakış -Bölüm Özeti (Bölümün tamamı için lütfen kitabı okuyunuz) / Syf: 260 – 273