insan günübirlik yaşayan insandır.”
Goethe
KADİM MISIR UYGARLIĞI; TANRI VE İNANÇ SİSTEMİ
Eski Mısır, Antik Çağ’dakien büyük medeniyetlerdendir. Üç bin yıldan fazla varlığını sürdürdükten sonra, M.S. 395’te Bizans egemenliği altına girmiş ancak, bu son derece gelişmiş uygarlığın izleri tamamen silinmemiştir. Mısır’ın yazılı tarihi M.Ö. 3000 öncesinde başlar. Ülke Nil’in suladığı bir toprak şeridi üstüne kurulmuştur ve ırmağın taşkın sularıyla beslenir. Eski Mısır yalnızca bir firavunlar dizisi değil, eksiksiz bir uygarlığın serüveni görünümündedir. M.Ö. 3000 öncesinde birliğini sağlayıp, kuruluşundan önce, güney Mısır ve kuzey Mısır olarak ikiye ayrılmaktaydı. Güney Mısır, Nil nehri boyunca uzanan verimli vadi, Mısır tarihinde Yukarı Mısır olarak, kuzey Mısır, delta ise Aşağı Mısır olarak geçer. Mısır kadim medeniyeti M.Ö. 3500’lere kadar uzanır ve sonraları ani bir parlamayla giderek ivmelenerek yükselişe geçer.
Mısır’ın dini fikirlerini belirten ilk belgelerden biri M.Ö. 2625 yılına ait Saqqara piramitlerindeki, Kral Unas’in mezarında olan yazıdır. Hor, Ra ve Aton isimleri hep sembolik olarak Güneş’i temsil eden ilahlardır. İsim farklılığının sebebi siyasi merkezlerin değişmesidir. Evli olduğu düşünülen ilahların bazıları çocuğu ile beraber bir üçlü sisteme geçmiştir.
Eski kadim Mısır’ın tarihine ilişkin farklı bir teoriye göre ise: “En eski uygarlık Mu uygarlığıdır. 70.000 sene kadar önce kurulmuş olan bu uygarlığın izleri, Tibet’te ve Meksika’da ortaya çıkan 16.000 senelik Naacal tabletleri ile bulunmuştur. Bugünkü Pasifik Okyanusu’nun olduğu yerdeki kıtada kurulmuş olan Mu Uygarlığı’nın bugünkü Atlas Okyanusu’nun yerinde olduğu düşünülen Atlantis başta olmak üzere dünya üzerinde birçok kolonisi vardı. Tufan sonrasında Atlantis’ten sağ kalan insanların bir kısmının Mısır’a gelerek, Mısır Uygarlığı’nı kurdukları, ya da bu uygarlığın ileri gitmesinde büyük katkıları oldukları düşünülmektedir. Buna göre günümüzden 22.000 yıl önce Osiris isimli kişi Atlantis’ten Mu’ya giderek yeniden tek tanrılı din öğretisini öğrenmiş ve Atlantis’e geri getirmiş ve “Osiris dini”ni kurmuştur. Osiris’in müritlerinden Hermes (Toth), günümüzden 16.000 yıl önce Mısır’daki Atlantis kolonisini kurarak Osiris dinini uygulamaya başlamıştır. Tek tanrılı olan bu din, daha sonra yozlaşarak çok tanrılı hale gelmiş ve Rahip Kral olan Osiris eril baştanrı haline gelirken, dişil yanı İsis, Tanrının Kelamı ise Horus tanrıları olmuştur. Hermes de tanrı Toth haline gelmiştir. Mu Uygarlığında da baş tanrı Ra ile remz edilirdi. Güneşin kendisi tanrı değil; tanrının ışığının remz edilmesi için kullanılan bir semboldü.”
Rosetta Taşı:
Rosetta Taşı, Mısır’da bulunmuş bir anlaşma metnidir. Antik Yunanlılar ile Mısırlıların yaptığı bir antlaşma bu taşın üzerine üç dilde yazılmıştır. Bu diller: Demotik (Mısır’da halkın kullandığı dil), Hiyeroglif ve Antik Yunanca. Böylece Mısır halkı, asilleri ve Yunanlılar bu antlaşmayı rahatlıkla okuyabilmişlerdir. Yüzyıllar boyunca çözülemeyen bir sır olarak kalan Hiyeroglif, Napolyon’un 1798 yılındaki Mısır Seferi sırasında bulunan bu taşın yardımıyla çözülmüştür. Rosetta Taşı M.Ö.305 -M.Ö.30 yıları arasında Mısır’ı yöneten Hellenistic Ptolmaic hanedanlığının yazıt taşıdır. Fransız Jean-François Champollion’un hiyeroglif yazılarını incelemesi ve dolayısıyla o tarihe kadar karanlıkta kalmış birçok soruya ışık tutması sonucunda Eski Mısır uygarlığıyla ilgili pek çok şey öğrenilmiştir.
Hiyerogliflerde yer alan her türlü dini metinin, mabet ve mezar duvarlarındaki dini inanışlar ve ayinlerin tasviri, Herodot, Sicilyalı Diodor ve Strabon gibi tarihçilerin; Mısır’ın eski dini hakkında rahiplerden duydukları ve yaptıkları gözlem sonucu yazdıkları, eski çağda Mısır’ın dini hayatını incelemek için kaynak olmuştur. Ayrıca, mabetler ve mezarlarda bulunan her çeşit ilah heykelleri ve çizilmiş, boyanmış resimlerinden de faydalanılmıştır. Mısırlılar birçok ilaha sahiptiler; ancak çoklukta tekliği aramışlardır. Mısır ilahları konularını gökten, topraktan, sudan, bitkilerden, hayvanlardan ve insanlardan alırlardı. Mısırlılara göre her şeyin başı Gök Tanrısı’ydı.
Mısır’da varlığına inanılan bazı önemli ilahlara şu kuvvetler
atfedilmiştir:
1- Osiris: Ölüler Tanrısı.
2- Ptah: Artistlerin ve Madencilerin Tanrısı.
3- Hathor: Ask ve Neşe Tanrıçası.
4- Ma’at: Adalet ve Hukuk Tanrısı.
5- Sobek: Su Tanrısı
6- Seshet: Yazı Tanrıçası.
7- Sekhmet: Savaş Tanrıçası.
8- Min: Çöllerdeki Seyyahların koruyucusu ve Hasat Tanrısı.
9- Tot: Ay ve İlim Tanrısı.
10- Geb: Toprak Tanrısı.
11- Seth: Kuraklık ve Kötülük Tanrısı
12- Isis: Analık ve Bereket Tanrıçası.
Osiris’in tahta geçtikten sonra ilk yaptığı işlerden biri, ilkel bir hayat süren Mısır’lıları uygarlaştırmak olmuştur. Osiris onlara ilk tarım araçlarını yapmayı, toprağı işlemeyi, buğdayı ve üzümü yetiştirmeyi, ekmek, şarap ve bira yapmayı öğretmiştir. Ayrıca ilkel Mısır’lılara ilk defa tapınak inşa etmeyi ve tanrılara tapmayı öğreten ve dini törenleri düzenleyen de Osiris’tir. Osiris, bolluk, bereket getiren bir doğa tanrısı özellikleri de taşımaktadır. Osiris Mısır’ın uygarlaştırılmasını tamamladıktan sonra, bütün dünyanın uygarlaştırılması işine girişir. Tahtı kardeşi ve aynı zamanda da karısı olan İsis’e bırakır ve yanında veziri Thot, Anubis ve Ofois ile birlikte sefere çıkar. Uzun süre dünyanın uygarlaşması için çalışır.
Yeraltı dünyasının, Nil’in taşması, bitkilerin ve ölülerin yargılanmasının tanrısıdır. Osiris kıskanç kardeşi tarafından öldürülmüş ve mucizevî bir şekilde yeniden yaşama döndürülmüştür. Buna bağlı olarak da insanın ölümden sonraki yaşam umudunu simgeler. Osiris’in ölümü ile özdeşleşme başlangıçta sadece krallara ve asillere özgü olmuş ise de daha sonra tüm Mısır toplumuna yayılmıştır. Osiris çoğunlukla koruyucu tanrıçalar olarak İsis ve Nephthys ile birlikte betimlenir. Güneş tanrısı Ra(Re) insanlarda aynı Mısır güneşinin gücü gibi karşı konulamaz bir etki yaratmışken, Osiris saygı ile şefkat/sevecenlik uyandırmıştır. Izdırap çekmiş, ölmüş ve yeniden yaşama dönmüştür. Çoğunlukla mumyalarda kullanılan beyaz bandajlar içinde gösterilir. Osiris’in merkez tapınağı Abydos olmasına rağmen, kendisine tüm Eski Mısır’da tapınılmıştır.
Antik Mısır’da çok karmaşık ve gelişmiş bir ahiret inancı ile birlikte ölü bedenini ve ruhunu huzurlu bir ahiret hayatına hazırlamak için yapılan birçok ayin ve uygulama vardı. Ruh ve ahirete dair inanç özellikle vücudun korunmasında yoğunlaşmıştı. Buna göre mumyalama, kişinin kişiliğini ve kimliğini ahirette koruyabilmesi için uygulanmaktaydı.
Eski Mısır geleneklerine göre ölüden bahsetmek onu yaşatmak demektir. Mumyalanmış olarak gömülen bir bilgenin mezarında ziyaretçilere şöyle hitap edilir: “Yeryüzünde olan ve şu kabrin yanından geçen siz yaşayanlar, yaşamı seven ve ölümden nefret eden sizler, adımı telaffuz edin ki yaşayayım, bu sözleri benim için okuyun”
Bir Mısır efsanesinde şöyle geçer: “Mısırlılar başlangıçta evrenin kaosun kara sularıyla dolu olduğuna inanırlardı. İlk tanrı, Re-Atum, aynı Mısır karasının Nil’in taşan sularından her sene ortaya çıkışı gibi sudan (yükseldi ve) ortaya çıktı. Re-Atum’dan Shu (hava)ve Tefnut (nem) ortaya çıktı. Şu ve Tefnut’un iki çocuğu olduğu zaman dünya yaratıldı: Nut (gök) ve Geb (yer). Geb ve Nut’un iki oğlu (Seth ve Osiris) iki de kızı (İsis ve Neftis) oldu. Osiris doğanlar içinde en büyükleridir ve bu nedenle, Geb gökyüzüne çıktıktan sonra, Mısır toprakları üzerinde hüküm sürme hakkı ona aittir. Osiris’in üstünlüğü daha doğumunda belli olmuştur. Osiris doğduğu zaman gizemli bir ses “Evrenin Efendisi”nin geldiğini söylemiştir. Ra da tüm bunlara hükmediyordu. Daha güçlü olan Osiris daha güzel olan İsis ile evlenerek Ra’nın yerine dünyayı yönetmeye başladı. Shu ve Tefnut karanlıklarda gezerken kaybolunca insanlar yaratıldı. Zira Re-Atum gözünü onları aramaya gönderdi ve onlara kavuştuğunda döktüğü sevinç gözyaşları insanlara dönüştü.”
“Osiris Re-Atum’un oğlu ve Mısır’ın kralıydı. Erkek kardeşi Seth ise evrendeki kötülüğü temsil etmekteydi. Tahta geçmeyi arzulayan, fakat Osiris’in yokluğunda dahi hüküm süremeyen Seth, Osiris’i yok etmek için bir plan hazırlamıştır. Bu plana göre Seth, Osiris’in ölçülerine göre bir sandık hazırlatır ve sandığı en değerli taşlarla süsletir. Seth, bundan sonra kendisine yardım eden yetmiş iki kişiyle birlikte planını uygulamaya koyulur. Seth büyük bir yemek verir ve Osiris’i de çağırır. Osiris hiçbir şeyden şüphelenmeyerek yemeğe gider. Yemek sonunda Seth, sandık kimin ölçülerine uyarsa, sandığın sahibinin o olduğunu söyler. Denemek için herkes sırayla sandığın içine yatar. Sıra Osiris’e gelmiştir. Osiris yatar yatmaz Seth sandığı çiviler, eritilmiş kurşunla lehimler ve Nil nehrine atar. İsis bunu duyunca, üzüntüsünden saçlarını keser, elbiselerini parçalar ve Osiris’in kapatıldığı sandığı aramaya çıkar. Osiris’in kapatıldığı sandık, Fenike’ye, Byblos kentine kadar sürüklenmiş ve burada karaya vurmuştur. Karaya çıktığı yerde ise süratle büyüyen bir ağaç sandığı gövdesinin içine almıştır. Byblos Kralı Malkandros bu ağacı gördüğünde hayran kalır ve ağacı kestirerek sarayına sütun olarak diktirmeye karar verir. Ağaç kesildiğinde çok güzel bir koku çıkarmıştır. Bu olay Isis’in kulağına kadar gelmiştir. İsis durumu anlar ve Malkandros’un sarayına gider. Burada önce Astarte’nin çocuğunun dadısı olur. İsis bir gün çocuğu ölümsüz yapmak ister ve bu amaçla çocuğu ölümsüzlük ateşine batırır. Bunu gören kraliçe çığlıklar atarak İsis’i engeller. İsis artık kendini tanıtmak zorunda kalır. Daha sonra Kral Malkandros’dan izin alarak ağacın gövdesini açar ve içinden sandığı alır. İsis sandığı vatanına geri getirdikten sonra, Buto şehrine, oğlu Horus’un ziyaretine giderken sandığı, güvenli zannettiği bir yere saklayarak bırakır. Gece dolunayda avlanan Seth sandığı bulur ve Osiris’in bedenini tanır. Bunun üzerine, Seth Osiris’in bedenini 14 parçaya ayırır ve bu parçaları Mısır toprakları üzerine dağıtır. Bunu duyan İsis papirüs ağacından yapılma bir tekneye biner ve bütün Mısır’ı dolaşarak Osiris’in bedeninin parçalarını toplar ve parçaları her bulduğu yere bir tapınak diker. Bu yüzden Mısır’ın birçok yerinde, içinde Osiris’in cesedinin bulunduğu söylenen birçok tapınak vardır. Efsanenin sonunda Osiris’in oğlu Horus Seth’i yener. Yeniden canlanan Osiris artık bu dünyada yaşamak istemez ve hükmetmek için ölüler ülkesine gitmeyi tercih eder. Burada yine Anubis ile birlikte olacaktır. Anubis ölüleri yargılanması için Osiris’e getirecektir.”
Erhan Altunay yazısında şöyle diyor: “Efsanenin klasik yorumuna göre Osiris aslında diğer bahar ve toprak kültleri ile ilgili efsanelerde olduğu gibi doğanın ölümünü ve ilkbaharda yeniden canlanmasını temsil etmektedir. Başka yorumlara göre Osiris’in yazın kuruyan Nil Nehri’ni temsil ettiği ya da günlerin uzayıp kısalmasını belirttiği söylenebilir. Her efsanede olduğu gibi bu efsanede de daha derin anlamlar olduğu kesindir. Bu efsaneyi dikkatle incelersek başka bir yerden gelen bir kişinin yanında diğerleri ile birlikte insanları eğittiğini ve daha sonra da kardeşi tarafından öldürüldüğünü fakat vücudunun (belki de kurduklarının) bir başkası (Anubis) tarafından korunduğunu görüyoruz. Efsanenin geçmişte olan ve gelecekte de olması olası bir olaya atıfta bulunduğu görülmektedir.”
Mısır’da din kavramı iki ana tanrı Seth (kötülük) ve Horus’un (iyilik) çatışması halindedir. Ancak bu iki tanrı kendilerini aynı zamanda çalışma/üretim/sanat ve savaş olarak da gösterirler. Mesela barış zamanlarında başa geçen firavunlar kendilerini Horus, savaş zamanı başta olan firavunlar da kendilerini Seth ile özdeştirmişlerdir. Bu iki tanrıdan üstünlük hep hayat veren ve yaratan Horus tarafında olsa da Seth de aslında bizim anladığımız anlamda “şeytan” olmaktan uzaktır. İyinin varlığının ancak kötünün de var olması ile mümkün olacağının bilinciyle kötü kazanmaz ama hiçbir zaman da yok olmadan savaşına devam eder. Bu dengenin en güzel mimari örneği Kom Ombo tapınağıdır. Bu tapınak aslında biri Horus diğeri Seth’e adanmış iki tapınaktan oluşmuştur, fakat bu iki tanrı içiçe geçerek bir tek büyük tapınağı paylaşmışlardır.
Mısır’da aydınlanmış azınlık olarak seçkinler eğitim ile etik ve dinsel uygulamalar sayesinde Tanrı’ya, kitleler için gizli olan “İlk Neden”’e yaklaşabilirlerdi. Kitleler ise şeklin ötesinde hiçbir şeyi göremezdi. Amaç, bir gün tüm insanlığın aydınlanması yani tümümün bilge olabilmesi idi. Antik Mısır inançlarının bir ölçüde mirasçısı konumunda bulunan Hermesçiler, Neo-Platoncular ve Gnostikler, Tanrı’ya bireysel olarak ya da ezoterik örgütlenmeler sayesinde ulaşılabileceği inancına eğilim göstermekteydiler. Gerçek bilgeliğin ancak ezoterik bir dizge içinde ve uzun bir süreç sonunda elde edilebileceğine inanıyorlardı. Hermesçilik, Neo-Plâtonculuk ve Gnostisizm gibi tüm ezoterik kuruluşlar “iki katlı” felsefeler idi. Bir katında kitleler için inançlar, öteki katında seçilmişler için bilgi yani “Gnosis” vardı. Ne var ki, Gnosis akılsal bir bilgi olmayıp, insanın kendini bilmesi gibi sezgisel ve bilinçsel bir süreci kapsamaktaydı. Bu sistem, eski Sümer inanç sistemi, Hint sistemi, kabala, tasavvuf, eski mısır inanç sistemi, Zerdüşt ve Mithra sistemi gibi birçok öğreti ve inanç sisteminde bu şekilde uygulanmıştır. Keops Piramidi, bir gömüt yeri olmaktan çok, inisiyenin yolculuklarını yaptığı bir mabettir.
Thot ya da Hermes Trimegistos, tüm farklı yönleriyle, “iki katlı” felsefelerdeki bütün önemli rolleri üstlenebilir. Tanrıların babası ve yüce akıl, harekete geçiren güç ve “Logos” olabilir. Ancak, sonraları baskın duruma çıkan gelenek Hermes’i bir filozof ya da ahlak eğitmeni olarak yorumlamaktaydı. Thot’u hem bir tanrı hem de bir bilge olarak görmüştür. Mısır inancında Tanrı, insan da dâhil olmak üzere, her şeyde var olabilirdi. Konuya, Hermes’ten bazı sözler ile devam edelim:
“Kocaman Boşluğun en altında ölümlülük yeri Dünya var, en üstünde de ölümsüzlük yeri Zuhal Yıldızı. Zuhal Yıldızı, Evrensel Akıl’ın bütün esrarını taşımaktadır, 7. ve son kat’tır, Ölümsüzlüğe orada erişilir. Zuhal, parlak bir ışık içindedir. Ruhlar oradan koparak, Dünya’ya doğru düşmeye başlarlar. Bu düşüs bir sınav’dır. Düşüş, büyük ışık’tan, inildikce yavaş yavaş koyulaşan Karanlığa doğrudur. Işık Ruh, karanlık Madde’dir. Ruh, kısa bir sınama için yeryüzü’ne inip madde’yle birleşecek ama madde’ye boyun eğmeyecektir. Ruh’un Madde’ye boyun eğmesi, ona yenilmesi demek, sonsuz olarak yok olması demektir. İnsan Ruhu, Külli Ruh (Tanrı’nın) çocuğu’dur. Sınavı kazanamazsa, o Ruh’ta bulunan Külli Işık (İlahi Nur) sönecek, ışık yalnız başına çıktığı yere dönecek ruh’u karanlık’ta bırakacaktır. Ruh da ışıksız kalınca, Karanlığın içinde eriyip tükenecektir. Büyük Boşluk, inen çıkan ve arada eriyip tükenen sayısız Ruhlar’ın Kasırgasıyla kavrulmaktadır. Sınavı kazanan Ruhlar, Yedi Kat göğe başarıyla yükselip Ölümsüzlüğe kavuşurlar. Mutlak Hakikat’i öğrenirler. Madde’ye boyun eğmeyen başarılı Ruh, yeryüzü’ndeki, kısa sınavını verdikten sonra, ilk basamak olarak Ay’a yükselir… Osiris semadadır, fakat Osiris aynı zamanda her insanın kalbindedir. Kalpteki Osiris, semadaki Osiris’i tanırsa o zaman insan tanrısal bir ermiş olur ve parçalanan Osiris tekrar toplanır.”
Hermes’in Öğrencisi Askelopis ise şöyle katkı yapar: “İnsanlar ölümlü Tanrılardır, Tanrılar da ölümsüz insanlar… Eşya’nın dışı, içi gibidir. İçle dış arasında bir ayrılık yoktur. Küçük büyük gibidir. Küçük’le büyük arasında hiçbir ayrılık yoktur. Evren’de hiçbir şey ne iç ne dış, ne küçük ne büyüktür. Bir tek Yasa ve o Yasa’nın gördüğü bir tek iş vardır. Bu sözlerin anlamını anlayan ‘Hakikat’i görür. Kimi insanlar, bu anlayışları, olağanüstü çabaları ve yetkinlikleriyle öteki insanların görmediklerini görebilirler. Oysa ‘nedenler nedeni’ daima gizlidir. Çünkü sonsuzluk, pek kısa bir son olan zaman ve yine pek kısa bir son olan mekân içinde anlaşılamaz ve anlatılamaz. Bizler, ancak, öldükten sonra onu anlayabilir ve anlatabiliriz. Çünkü yaşarken zaman ve mekânla sınırlıyız. Sınırsızlık, sınırlılık içinde kavranamaz…”
Hermes
BERK YÜKSEL /Kendini Bilmek Yolculuğu ve Ezoterik Bakış / Syf: 95 -103 (Arkadaş Yayınevi – 2. Baskı, Ankara 2011)
